20 Aralık 2013 Cuma

Tuzsuz Aşım Testosteronsuz Başım

Barın tenha saatleriydi. Kısık müzik eşliğinde geceye hazırlanan barın kapısında 25 yaşlarında genç bir kız belirdi. Barın tamamı boş olmasına rağmen güftesi kendine ait hicaz makamlı gözlerle gözden ırak, duygu ve durumunu mayalayabileceği uygun bir yer arandı. Barın köşesinde konuşlanmış Hazır Hazım, barmen Muzaffer ile ayaktopu muhabbetindeydi. Hazır Hazım kapı girişinde genç kızı fark edince muhabbeti noktaladı. Barmen Muzaffer Hazır Hazım’ın bakışından kapı girişinde güzel bir kız olduğunu hemen anladı… Hazır Hazım süzme yoğurt mayalı tebessümü ile genç kızı baştan aşağı süzmeye başlamıştı bile. Genç kız yürümekten çok gösteriş için imal edilmiş ayakkabıları ile en dip masaya doğru Hazır Hazım’ın yanından seğirtti… Arkasından gelen parfüm kokusu Hazır Hazım’ın narkotik köpeği hassaslığındaki burnundan içeri girince… Yarım kilo bal, 100 gram toz zencefil, 2 gram safran, 30 gram kişniş, 2 tatlı kaşığı arısütü, 100 gram Antep fıstığı birleşimi ile elde edilen afrodizyak karışımından 3 kaşık yemiş gibi oldu. “Tinto Brass” gözlerle nereye bakılması gerekiyorsa oraya odaklandı… Genç kızın olağan devinimindeki dışarlak hatları “Düş peşindeysen, düş peşime” der gibiydi.

Genç kız, yas renkli, çok gözlü çantasını yanındaki koltuğa özensizce bırakıp bel hizasındaki deri montunu çıkarınca kırmızı renkli gömleğinden dekoltesi ortaya çıktı. Sütyene rağmen mi, sütyen sayesinde mi baş kaldırdığı merak içeren ikizleri görünce Hazım’ın aklı başından gitmiş, yüreği hoplamış, gözleri yerinden fırlayacak gibi olmuştu.

Barmen Muzaffer, Hazır Hazım’a “Ne o kendinden geçtin?” diye takılınca, Hazır Hazım…” Dekoltesi tin tin yar, verir diye umdum yar”  devşirme bir türkü mırıldanıp birasından bir fırt çekti. Genç kızın vücut hatlarını ezbere durmuş bar çapkını, genç kızın moralsiz, üzgün ve bitap halde olduğunu henüz fark edememişti…  O genç kızı gözleriyle soymakla meşguldü. Barmen Muzaffer ile konuşuyor fakat soyma işlemi yarım kalmasın diye gözünü genç kızdan ayırmıyordu…“Oğlum Muzo ben bu kızla yatayım öleyim be!...” diyerek el yordamıyla çerezliğin içinden rastgele aldığı leblebiyi salya üretmeye başlayan ağzına attı.

Barın diğer iki çalışanlarından biri camları siliyor diğeri ortalığı düzenliyordu.

Hazır Hazım genç kıza, geç kız ise bilinmedik düşüncelere dalmıştı. Özensizce koltuk üstüne bıraktığı yas renkli çok gözlü çantasından çıkardığı son model telefonu bir eliyle tutup diğer eliyle bir sağa bir sola çeviriyor bir şeyler düşünüyordu. Başı dönen telefonu masa üstüne bırakıp parmaklarını çıtlattı. Boynunu bir sağa bir sola çevirdi. Yüzüne düşen bir parça saçı eliyle kulak arkasına sokuşturdu.  Hemen ardından ellerini şakağına götürüp uzun uzun ovdu. Kas gerginliğini ifade eden mimikler eşliğinde başını saat yönüne doğru döndürdü, sonra saat yönünün tersine döndürerek saatine baktı. Saat 18’45’i gösteriyordu. Sağ eli alın bölgesinde araba sileceği gibi gidip geliyor sanki alın yazısını silmek istiyordu… Eli tekrar telefonu gitti telefonun kapat tuşuna basılı tutup  “aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz” konumuna alıp, çok gözlü çantasının içine tıktı. Sonra saç diplerine geçirdiği tırnaklarını tarak misali kullanarak arkaya attı. Gergin surat ifadesi yerini az sonra ağlayacak birinin yüz ifadesi bırakınca barmen Muzo…

“Bu kızdan iş çıkmaz, belli ki bir derdi var…” dedi

Bak Muzo, ben bu işin kitabını yazmadım ki herkes öğrenmesin… Kadınların cinselliğe hazır olması 24 saat öncesinden itibaren gelişen olaylar zinciri çok önemliyken, benim hazır olmam 1 dakika bile sürmüyor. Neden?... Çünkü benim adım Hazır Hazım. “Ben her zaman hazırım” diyince her ikisi birden gülüşmeye başladılar. Kadın kısmı öyle mi? diye devam etti Hazır Hazım… Kadınların beyninin birçok kısmı aynı anda aktif halde çalışıyor. Bizim aktif yerlerimiz belli. Kim bilir bu kız şimdi neler neler düşünüyor? Onu önce rahatlatmak, olumlu bağlantı kurup beyninin alakasız aktif kısımlarını bir bir kapatmak gerekir. Tecrübelerime göre bu kız sevgilisinden ayrılmış, yıkılmış ve üzgün halde… Sabırla yaklaşmak ürkütmemek gerekir. Ben bu kızla bu gece, bu bardan el ele çıkar; çıkarken de sana “Gördün mü Muzoooo” dercesine göz kırparım. Demedi deme! Bir şeyler öğrenmek istiyorsan beni izle. Belki bir şeyler kaparsın...

Olurdu, olmazdı, yapardın yapamazdın muhabbeti bir takım elbise iddiası ile son buldu.

Genç kız, son teknoloji ile üretilmiş klima sessizliğinde ağlıyor, sıcaklığı düşen nemli hava içerisinde yoğunlaşan drenaj suyu gibi gözyaşı ifraz ediyordu.

Barmen Muzo, “Bence bu kız Anadolu kültürüyle büyümüş… Köydeki anneannesinin, gözlüğü düşmesin diye gözlük sapını peynir lastiği ile bağlamasını dert edinmiş bir hali var...” Tahminin de bulununca, Hazır Hazım durur mu?... “Bence dolmuşla giderken dolmuşun aniden sağa doğru manevra yapmasıyla, ne varmış ki diye yola bakıp, yerde kanlar içindeki yatan bağırsakları çıkmış yavru kediyi görüp buna çok üzülmüş olabilir…” diyerek kendi tahminini ortaya boca etti.

Genç kızın gözyaşları bu ikilinin eğlencesine dönüşmüştü. Kıs kıs gülüp yeni tahminlerde bulunuyorlardı.

………………….

Hazır Hazım oturduğu yerden kalkıp ağlayan kızın yanındaki koltuğa destursuz bir şekilde oturdu. Genç kız gözyaşı sıvısı altında şemsiyesiz kalmış, akmış rimelli yüzüne ayrı bir seksilik katmıştı. Asimetrik gamzeli suratını kaldırıp hiç tanımadığı adama baktı. Tam “kimsiniz” iç diyaloğunu dışa vurup terslenecekti ki, Hazır Hazım sol elini havaya kaldırarak genç kızın konuşmaya başlamasını engelledi. Trafik polisi gibi kalkan eli ile ilk kez bir polis tarafından çevrilmiş şoför misali frenleyen genç kız, ehliyetini ve ruhsatının sorulmasını sabırla bekler bir haldeyken… Hazır Hazım elini indirip… “Bir kızın gözyaşlarının %5’i su kalanı duygudur. Maalesef günümüzde erkekler kadınları anlamıyor. “Kalbiyle dinleyen kadına ağzı ile konuşan erkekten hayır gelir mi?...” Diyerek girizgâh yapıp masa üzerindeki peçetelikten aldığı peçeteyi genç kıza uzattı. Genç kız şüpheli bir yüz ifadesi eşliğinde aldığı kâğıt peçeteye % 95’i duygu içerikli gözyaşını sildi. Ardından akciğerine bakteri girişini engellemek için salgılanan burun içi yapışkan sıvıyı mümkün olduğunca kibarca silip Hazır Hazım’a geri uzattı…

“Teşekkür ederim müsaade ederseniz yalnız kalmak istiyorum” dedi.

Genç kızın acı ve hüzün karışımlı üzgün ses tonu, empati duygusunu kürtajla aldırmış Hazır Hazım’ı hiç etkilememişti. Genç kıza uzattığı boş ve anlamsız peçetenin içi duygu yüklenip geri iade edilmiş halde elinde duruyordu. Hazır Hazım hiç beklemediği duygu ağırlıklı peçete ile kalmanın şokunu üstünden atıp konuşmaya devam etti…  Size verdiğim boş peçeteye duygularınızı akıtıp bana geri verince aklıma geldi; Aziz Nesin der ki: Bir kadına sperm verirseniz size bir çocuk verir; ona bir ev verirseniz, size bir yuva verir; ona sebze verirseniz size yemek verir… Ne doğru söylemiş dimi? Misal ben size kuru bir peçete verdim, siz bunu karşılıksız bırakmadınız… Bu duygu dolu peçeteyi ömrüm boyunca saklayacağım diyerek içinde bol miktarda mukoza yüklü peçeteyi cebine sokarak konuşmasına devam etti… Bir genç kız asla yalnız ağlamamalıdır; derdini, düşüncelerini içine atmamalıdır. Lütfen beni bu durumdan faydalanmaya çalışan biri olarak düşünmeyin; böyle düşünürseniz üzülürüm... Ben üzülünce kötü espriler yapar, saçmalarım, göğüs kıllarım elektriklenir, ciğerlerim sallanır, güven eksikliği yaşarım, gözüm seğirmeye başlar…

Olmuyordu, ne söylese, ne anlatsa genç kızdan olumlu bir tepki gelmiyordu. Ne yapacağını bilemiyor, ne diyeceğini şaşırıyor, saçmalıyordu. Daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Genç kızın yüzünde oluşacak bir mimik, bir umut ışığı arıyordu.

Şalterleri kapanmış ampul sağırlığında söylenenlere hiç tepki vermeyen genç kız Hazır Hazım’ın söylediklerini duymuyor, öylece boşluğa bakıyor Hazım ise o boşluğu kıskanıyor onun yerinde olmak istiyordu. Barmen Muzo ile iddiaya girmişti, masadan kalmaya hiç niyeti yoktu…

“Lütfen siz de beni anlayın ben birilerine yardım edince mutlu olan ender insanlardanım. Sizi burada ağlarken bırakıp gidersem aklım sizde kalır. Akılsız birini kim n’apsın? Dimi? Hem zor zamanlarınızda yanınızda olmayan birini iyi zamanınızda niye isteyesiniz ki?”  Genç kız gözünden süzülen duygu yüklü rimel renkli sıvıyı silerek… “Siz benim iyi günümde yanımda olmak maksadıyla mı buradasınız?...” diyerek yüzüne düşen saçını eliyle kulak arkası edip sorusuna cevap bekler halde Hazır Hazım’a baktı.

Hazır Hazım Kuala Lumpur bakışlı Golyat kurbağasının gözlerine bakarak katatonik hastalığına yakalanmış olduğunu düşündüğü kızdan ilk soru gelince bu teşhisinin yanlış olduğunu anladı.

Genç kızın ilk sorusuydu, bu iyi bir gelişmeydi. Kendisine yöneltilmiş soruyu gol pası olarak algılayan Hazır Hazım kaleci ile karşı karşıya kalmış santrforun hissiyatı ile soruya nöronlar arası bağları yeniden düzenleme aktivitesine başladı.

Hazır Hazım 34 yaşında geniş omuzlu, temiz yüzlü, kültür düzeyi konuya göre değişkenlik arz eden, egosu deniz seviyesinin üstünde, çenesi bel altından düşük biriydi. İkna kabiliyeti tahterevalli gibi bir inip bir çıkıyordu. Bir ilaç firmasınında plasiyer olarak çalışıyordu. Fakat kadın dendi mi akan sular dururdu. Acil bir şekilde konuşmaya başlaması, sandırıcılığını devreye sokmalıydı.

Birden kendi ağzından dökülen cümleleri dinlemeye başladı… “Dünya eskisi gibi değil. Bu dönek yuvarlak içinde, kültürler, ideolojiler, sistemler hızla birbirine giriyor, savaşıyor ve karışıyor. Aklı aşureler hala bir ideolojiye sarılıp uğruna savaşmanın erdemlerini saya dursun yeni nesil hayatın tadını buldu bile… “

Genç kız ne söylenenleri anladı, ne konuşmaya takati vardı… Tek aklında kalan son cümleydi. Ayıp olmasın diye “Neymiş o?” diyerek ikinci sorusunu sordu.

Anlatacağım ama derin mevzular bunlar, öyle kuru kuru anlatılmaz; önce bir şeyler içmek lazım. Biraz rahatlamak, işletmeye para kazandırmak lazım… Şimdi şarap mı içersiniz, yoksa size güzel bir kokteyl mi yaptırayım? Diye sordu, cevabı merakla bekliyordu. Muhabbetin derinleşmesi, bunun için de bir şeylerin içilmesi şarttı…

Genç kızın “Tekila içerim” cevabını duyan Hazır Hazım muhabbetin derinleşeceği duygusu ile yarım yamalak oturduğu koltuğa iyice yerleşip…

-“Tekila mı?” diye sordu…

Genç kız…

-“Evet, tekila istiyorum, sakıncası mı var?”

“Hiç olur mu, tekila benim en favori içkimdir… Her şeyi unutturur; devadır, mutlu eder, hoş eder, kanat gereksinimi olmaksızın uçurur… Kimse bilmez: Hezarfen Ahmet Çelebi’de Galata Kulesi'nden Üsküdar'a kendi imalatı kanatlarla değil tekila ile uçmuştur. Tekila olmasaydı Meksika gereksiz bir ülke olurdu sözleri genç kızın yüzünde hafif tebessüm oluşturdu.

Zaman geçtikçe hava kararmaya bar müşterileri çoğalmaya, müzik desibeli yükselmeye başladı.

Barmen Muzo muhabbetin arasına girip beşinci kadehleri de masadan aldı. Birer tane daha ister misiniz diye sorup mimikleriyle Hazır Hazım’dan durum raporu istedi, Hazır Hazım gözlerini uzaktan kumanda ile yavaş yavaş kapanan otomatik kepenk gibi indirerek her şey yolunda raporu verdi. Genç kız başı öne eğik halde Muzo’nun “Bir tane daha ister misiniz” sorusuna kararlı bir ses tonuyla “Şişeyi getirin lütfen” cevabını duyunca hormonları tavan yapan Hazır Hazım hiç güldürmeyi başaramadığı kıza bakıp, empati yapıyormuşçasına “Fazla neşe verilebilir bir şey olsa da size verebilsem” dedi… Uzun bir sessizlikten sonra… “Sizi üzen bir erkek mi?” Sorusunu yöneltince, düşünceler dalmış genç kız başını evet anlamında aşağı yukarı hafifçe salladı.

Hazır Hazım kendisi de erkek değilmiş gibi… “Erkek milleti böyledir işte” dedi.

Vurdumduymaz, sahtekâr, ikiyüzlü, hilebaz, yalancı ve çıkarcıdırlar. Değer bilmezler… Kendileriyle ilgilendiğini fark ettiklerinde oturma organları kalkar, kaybetme korkusuyla üç buçuk atmaya başlar. Çaba ve emek göstermektense çekip giderler; söylenenleri anlamaya çalışmaz, empati yapmazlar… Olaylara yüzeysel bakarlar… Altta kalmayı sevmez, terk edileceğini anladığı an ani bir kontra atakla ilişkiye noktayı koyar maçı bitirirler. Terk ederek kazanıp 3 puanı hanesine yazdırırlar. Erkek milletinin hayatı yanılgılar üzerine kuruludur. Kadını zorla feminist yapar, sonra feministlerden nefret ederler. Bunlar uzaktan adam görünen, adamlıktan uzak tiplerdir…

Hazır Hazım, tekila, tuz, limon üçlemesinden sonra derin bir nefes çekti… Alkol kokulu nefesini verip bir derin nefes daha alıp ağzını ekşiterek konuşmasına devam etti…

Ama size de biraz dişe dokunur duygulu bir şeyler söylediler mi fırından yeni çıkmış ekmeğin içindeki yağ gibi eriyor her söylenene inanıyorsunuz. Genç kız konuyu değiştirmek istercesine “Sen onu boş ver de yeni nesil hayatın tadını buldu falan diyordun ya sen bana onu anlat.”

“Bittabi” dedi Hazır Hazım… Bu konuya bir daha dönmeyi hiç düşünmemiş, hatta tam olarak ne söylediğinin bile tam hatırlamıyordu. Boğazını temizledi, tekila damlamış masayı peçete ile sildi; peçeteyi buruşturup kare şekilli küllüğün köşesine tıktı. Kendisinden cevap bekleyen genç kıza eliyle tuvaleti gösterip “Hemen geliyorum” diyerek gitti. Döndüğünde tekila şişesinin masaya geldiğini, genç kızın şişeyi diklediğini görünce bu gece olabilecek aktiviteleri düşünerek iyice keyiflendi. Genç kız kendini iyice koy vermiş dekoltesi daha derinleşmişti.  Hazır Hazım bu gece o göğüslere yakından bakabilecek onlara dokunacak, dişleyecek, öpecek, kokusunu içine çekecekti. 

Hazım boğazını temizleyip şişeden bir fırt çekip “Seks” dedi. Genç kız hayatında ilk defa böyle bir kelime duyarcasına “

Seks mi? Ne seksi?”

“Hayatın tadı” dedi Hazır Hazım hafif çekingen halde. “Gençlik…” dedi…  Gençler yani… Nasıl anlatsam…“Cinsel arzularımızın tetikçisi” 

Hiç olmayan olmuş, kelimeler anlamını yitirmiş uzun süredir ilk defa bu kadar heyecanlanmıştı. Konuya nasıl devam edeceğini nerede noktalayacağını bilmiyordu. Birden alnındaki teri fark ederek masa üzerindeki peçetelikten 3-5 peçete alıp alın terini sildi. Genç kızın dekoltesine dekoltesiyle cevap verircesine gömleğinin üst düğmesini açıp genç kıza baktı. Genç kızın suratında gizem vardı… Önce sağ sonra sol gömlek kolunu özenle katlayarak kol dekoltesini devreye soktu.

Her iki cinsin birbirini arzulaması… Yani cinsel arzunun tetikçisi olan testosterondan bahsediyorum.Testosteron seks ve saldırganlık hormonudur biz erkekler onu testislerimizde ve adrenalin bezlerimizde üretirken, siz kadınlar yumurtalıklarında üretirsiniz.

Yanından geçen garsona çerez kabını vererek yenilemesini istedi.

Dönüşü olmayan bir yola girmişti, keşke bu kadar erken davranmasaydım diye düşündü. Ok yaydan çıkmıştı, geri dönüşü yoktu. Tekilanın da etkisiyle en iyi savunma hücumdur diye düşünerek devam etti.

Yani dedi… Her iki cinste de beynin seks motorlarını harekete geçiren kimyasal yakıt testosterondur. Yeterince yakıt olduğunda testosteron hipotalamusa ulaşıp erotik duyguları tetikler, cinsel fantezileri azdırır ve erojen bölgelerdeki hassasiyeti arttırır.

                Genç kız ilk kez söylenenleri dinliyor gibiydi… “Bir dakika, bir dakika” dedi… Saçını düzeltti, omuzlarını dikleştirdi, sol bacağını sağ bacağının üstüne attı, iyice dağılmış gömleğini çeki düzen verip ne almana geldiği muamma gülümsemesine noktalı virgül koyarak boğazını temizledi… Hazır Hazım’a hafifçe eğilip kısık bir ses tonuyla “sen yoksa benimle sevişmek mi istiyorsun?...”

Genç kız direkt olarak sormuştu. Hayır diyemezdi. Evet derse bir tepki alır mıyım diye düşünken, gözü tekrar genç kızın dekoltesi ile buluşunca beyni ile düşünmeyi bırakıp…

                -Bu ülkede sizinle yatmak istemeyen bir erkek olabilir mi? Testislerimde biriken testosteronlar birbirine vuruyor, dekoltenize baktıkça kan bedenimde iki misli devir daim ediyor, gamzenizin çukuru uçkurumu çözüyor, dolgun dudaklarınızın öpmemek için kendimi zor tutuyorum.

-Hani siz birilerine yardım edince mutlu olan ender insanlardandınız? Dudaklarımı öperek mi bana yardımcı olacaksınız? Lütfen masamı terk ediniz ve bir centilmen gibi hesabı ödeyiniz.

Hazır Hazım dumura uğramıştı. Top direkten dönmüş, şampiyonluk son anda kaçmış, tüm stat kendisini yuhalıyor gibi hissediyordu… Koltukta öylece kalakalmış kendi oluşturduğu boşluğa bakıyordu… Birden Muzo ile girdikleri iddia aklına gelince iddiayı kaybettiğine mi yansın, kıza mı yansın bilemedi.

                -Barın önünde iki ekip arabasından belirdi. Hızla bardan içeri giren polisler genç kızla, Hazır Hazım’ın yanına gelerek “ikiniz de cinayetten tutuklusunuz” diyerek genç kızın sol, Hazır Hazım’ın sağ elini birbirine kelepçelediler. Hazır Hazım bu kızla, bu gece, bu bardan el ele çıkacağız derken bunu kast etmemişti. Tek tesellisi barmen Muzo ile göz göze geldiklerinde kızın elini tutup kelepçeli elini havaya kaldırıp göz kırpması oldu. En azından iddiayı kazanmıştı.

Her ikisi de ayrı ayrı sorgulandılar… Genç kız üvey babasının kendisine tecavüze yeltendiği gerekçesiyle öldürdüğünü itiraf edip Hazır Hazım’ı tanımadığı söylemesine rağmen cinayete azmettirici olabilir şüphesiyle Hazır Hazım’ı sorgulamaya devam ettiler. Hazır Hazım ise sorguda yeminler ediyor, kızın adını bile bilmediğini tamamen testosteron kurbanı olduğunu, tek amacının kızı ayartıp eve atmak olduğunu anlatıyor fakat polisleri ikna edemiyordu… Barmen Muzo’nun mahkemeye gelip olayları olduğu gibi anlatması mahkeme heyetini etkilemiş fakat Hazır Hazım’ın tutuklu yargılanmasına engel olamamıştı.

Sorgu esnasında polis memurlarından biri, “Bu testosteronların seni yaktığını söyleyip duruyorsun… Fakat Emniyet Müdürlüğü’nün “Testosteronla Mücadele” şubesi yok; bu yüzden seni cinayetten yargılıyoruz” diyerek sinir zıplatan esprilerine kendi kendine kahkahalar atıp, “Gel biz ona Testet Neron diyelim” takılmaları Hazır Hazım için tam bir işkenceydi. Buna rağmen… “Diyelim amirim! Siz nasıl isterseniz öyle diyelim! Yeter ki siz beni bırakın… Hemen şimdi bırakın gideyim; arada gene uğrarım” yalvarışları polis memurunun daha fazla kahkaha atmasına neden oluyor başka da bir işe yaramıyordu.

Önce kafasını karıştırmak maksadıyla ÖSS, ÖSYM, KPSS, OGS, KGS, HGS, SSCB, BJK, TJK, TFF, PTT, SBS HSBC’nin açılımları soruldu… Sonra, çapraz sorgu, doğrudan sorgu, derin sorgu, psikolojik sorgu, gibi birçok sorgudan geçirildi. Beş benzemez sorulara, hiç benzemez cevaplar alındı.  Aylar süren tutukluluk sonrası Hazır Hazım’ın olayla hiçbir ilişkisinin olmadığı anlaşılınca özgürlüğüne kavuştu…  

Genç kız çok yıl, çok ay ceza ile yargılandı. Hâkim, önce ağır tahrik olduğu gerekçesiyle çok yıl çok aya % 50 indirim yaparak başladığı duruşmaya… Daha önce hiçbir suç işlememesi, suçunu itiraf etmesi, ifadeleriyle mahkemeye yardımcı olması, duruşma düzenini bozmaması, aynı suçun tekrarlanmayacağına dair oluşan kanaat ve mahkemedeki iyi hali göz önünde bulundurularak her biri için yaptığı okkalı indirimlerle davayı sonlandırdı. Genç kız, güzelliği için de bir indirim alabilseydi alacaklı bile çıkacaktı.

Cezaevinden çıkarken testosteronlarını içerde bırakmanın kendisi için daha iyi olacağını düşünen Hazır Hazım, dışarı çıkar çıkmaz yeri öpüp “ Tuzsuz aşım, testosteronsuz başım” sloganıyla yepyeni bir hayata başladı…

Aralık 2013ABDAL YAZILARNot: Bu yazının alt kısmında bulunan yorum bölümüne yorum yazabilir, Facebook'ta paylaşabilir veya Facebook sayfamızı beğenebilir hatta arkadaşlarınızı davet edebilirsiniz. Ayrıca sitenin sağ alt kısmında "bu siteye katıl" yazısına tıklayarak siteye üye olabilir ve Twiter hesabımızdan takip edebilirsiniz

17 Aralık 2013 Salı

Çehov'un Cipi

İç güveysinden hallice bir eğitim almış, hatırı sayılır bir şirkette yıllarca çalışmış 5 yıl önce kendi şirketini kurmuştu. Şirketi hızla büyümüş kısa sürede tahmin edemeyeceği paralar kazanmıştı. Kendisine ait yarım oda bir salon evi satmış, daha büyük bir ev almış içinde salınacak bir yar arayışına girmişti. Çok sevdiği kıytırık arabasını gözünü kırpmadan satıp yerine son model siyah renkli koca bir cip almıştı. 

Son model cipine gözü gibi bakıyor, gün aşırı yıkatıyordu. Hafif puslu bir akşam iş yemeğinden dönerken birden yola fırlayan gence çarpmış, genç havalara uçmuştu. Asfaltın nemli zeminine ani ve sert bir iniş yaparak yuvarlanan genç, kaldırıma çarpıp hareketsiz halde kalmıştı. Birkaç saniye içinde aklından birçok şey geçirdi; bir tarafı kaçıp gitmesini, diğer tarafı arabadan inip yardım etmesini söylüyor fakat ne yapacağına karar veremiyordu. Korku ve panik içinde cipinden inip gencin yanına gitti, yüzünü çevirdi; olsa olsa 17-18 yaşlarında sıska biriydi. Suratı yer yer yüzülmüştü; başı hafif kanıyor, yarı açık fersiz gözleri kapanıyor, inceden inceye inliyordu.

Adam ne yapacağını şaşırmıştı. Yoldan geçen kimi araçlar kazayı fark etmeden geçiyor, kimi fark edip başıma iş almayayım diyerek yola devam ediyordu.  Nihayet meraklı birkaç araç sahibi yanaşıp “geçmiş olsun” diyerek olayın nasıl olduğunu sordular. Adam panik halde olayı anlatıp genç çocuğu hastaneye götürmek için yardım istedi. Etrafındaki kişilerin de yardımıyla son model cipin arka koltuğuna yatırılan yaralı genç, cipin beyaz renkli deri koltuğunu kana buladı. Gencin kaburgası ve ayağı kırılmış, beyninde ödem oluşmuş, yoğun bakıma alınmıştı. 3 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra doktorun “artık yoğun bakıma gerek yok” demesiyle defnedilmişti.

Mahkeme adamı suçsuz bulup serbest bıraktı. Gencin ailesi “kanımız yerde kalmayacak bunun hesabını vereceksin” diye tehditler savurdu. Bu savruk sözleri söyleyen aile bireylerinden birinin belindeki silahı görünce dehşete kapıldı.

Bir gencin ölümüne sebep olan cipine atlayıp gazı kökleyip ilk molada cipini iç dış yıkatıp, ayaküstü bir şeyler atıştırıp babasının köy evine doğru devam etti.

            …………………………………………………………………………………………

Senelerdir yanından bile geçmediği babadan kalma köy evine gece yarısı ulaşmış, yol yorgunluğuyla toz kokulu divana yatıp uyumuştu… Ölümüne sebep olduğu genç gözünün önünden hiç gitmiyor rüyalarına giriyordu. Uyumasıyla birlikte benzer bir rüyaya daldı. Genç kaldırım kenarında yatıyor, hiçbir şey demeden kendisine baygın baygın bakmaktaydı. Gencin başında adeta matkapla açılmış iki delikten tazyikli yeşilimsi kan fışkırırken cebinden çıkardığı dübelleri bu deliklere yerleştirip vidalayarak kanı durdurmuştu. Genç ölmemişti; hala yaşıyordu, onu kurtarabilirdi. Alıp onu hastaneye götürmeye çalışıyor bir türlü yapamıyor panik halde etrafından geçenlerden yardım istiyor “Biri ambulans çağırsın” diye bar bar bağırıyor hiç kimse oralı olmuyordu. Cep telefonunu arıyor ama bulamıyordu. Yerden yaklaşık bir metre kadar yüksekte havada bağdaş kurmuş alaycı bir tebessümle durumu seyreden Azrail’i görünce korkusundan kalp atışı tavan yaptı. Üstüne rektum bölgesindeki kasları bir büzülüp bir açılınca Yusuf Yusuf sesleri duyuldu. Bu sesi bastırtmak istercesine Azrail’e “Hayırrr!... Git buradan!...” diye bağırıyor nedense hiç sesi çıkmıyor, kimse onu duymuyordu. Bağdaş kurmuş Azrail elinde orak, suratında samimiyetsiz bir tebessüm takınmış halde sabırla gencin ölümünü bekliyordu. Genç, yerle yeksan ve yarı baygın halde, bağdaş kurmuş oraklı Azrail’i görünce fersiz gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. Son anlarını yaşayan birinin ses tonuyla “188 ara” diyerek bayıldı. Gencin ceket cebindeki cep telefonunu bularak 188’i aradı… Telefon uzun uzun çaldı ama açan olmadı. Panik haldeki gözleri fer fecir okuyor ve ne yapabilirimi düşünüyordu. Birden 189’u aradı. Neresi çıkarsa oradan yardım isteyecekti. “Alo maliye” diye mekanik bir ses duyunca hemen kapattı telefonu. Ortada maliyeyi ilgilendiren bir durum yoktu. 155 polis ihbar hattını arasam mı diye düşünürken, Azrail sevecen ve yardım sever bir yüz ifadesiyle “999 ara” diye akıl verdi. Azrail’in sevecen ve yardımsever yüz ifadesine bakmadan teşekkür ederek 999’u tuşladı.  Telefonu tuşlamasıyla hep birlikte babadan kalma köy evine ışınlandılar. Azrail, “Sana iki gün veriyorum bu çocuğu kimseden yardım almadan iyileştirirsen bir daha gelmem, iyileştirmezsen tekrar gelirim” diyerek ortadan kayboldu.

Telefonunun çalmasıyla sıçrayarak uyandı. Sekreteri arıyordu. 1 saat sonraki toplantıyı hatırlatıp, öğleden sonra da… Diye zevzekleniyordu ki… Adam sinirli haldeyken konuşma arasına girmek amacıyla sıklıkla kullandığı “lafını balla kesiyorum” sözüyle lafın arasına tatlı bir giriş yaptı ve bu haftanın tüm programlarını iptal etmesini, özel bir işinin çıktığını, bir hafta şehir dışında olacağını söyledi. Sekreter kadın yapışkan bir şeyle nasıl bir kesme işlemi yapılabilir ki diye düşünmeden “Peki efendim” diyerek kapadı telefonu.

Yol esnasında bir markete girip -ülkede savaş çıkmışçasına- ne bulduysa aldığı yiyecek ve içecek stoklarını market poşetlerinden çıkarıp dolaba tıkıştırdı. Sekreterine 1 hafta demişti fakat ne kadar kalacağını tam olarak bilmiyordu.

Evin önüne çıktı. Ciğerlerine derin bir nefes çekti. Ormanın yeşil tonlarını, yere düşmüş kimi yaprakları, kuşların cıvıltısını ve hafif rüzgârın havadaki bulutları bir yöne sürüklediğini fark edemedi. Gözü bakıyor görmüyor, kulakları işitiyor ama duymuyordu. Köy yolu patikasından devam edip köy meydanına vardı. Market yazılı bakkala girip 2 ekmek, bir karton sigara ve bir çakmak alarak geri döndü.

İştahsız bir kahvaltı eşliğinde yıllardır gelmediği evin hüzünlü haline bakıyordu. Her yer toz içindeydi. Pencere ahşapları iyice eskimiş, beyaz kireçli duvar yer yer sarıya dönmüştü… Eski tip şömine, önünde bir bakraç, bakracın üstünde özensiz bir örümcek ağı vardı. Sabah güneşi iki küçük pencereden içeri sızıyor odanın bir kısmını aydınlatıyordu. Duvarda toz renkli bir elek, karşı duvarında asılı bir tüfek vardı. Tüfeği görür görmez Anton Çehov’un “Eğer birinci perde açıldığında duvarda bir tüfek asılıysa veya oyunculardan birinin belinde bir tabanca varsa o tüfek patlamalı o tabanca kullanılmalı.” kuramıyla birlikte aklına tehditkâr aile bireylerinden birinin belindeki tabanca gözünün önüne gelince ağzında evirip çevirdiği lokmalar boğazına dizildi.

Çehov bunu tiyatro oyunu ve öykü için söylemişti. Fakat hayatın kendisi de bir tür tiyatro değil miydi? Oturup yazsan her gün ayrı bir hikâye çıkmaz mıydı? O zaman duvarda asılı bu tüfek de o tabanca da patlayacak silahlı bir çatışma çıkacaktı.

Şirket müdürünü ve sekreterini aradı; yokluğunda işlerin nasıl yapılması gerektiğini yarım saat kadar süren telefon görüşmesinde ince ince anlatıp acil bir şey olmadığı sürece aramamalarını tembihledi. 2 sene önce bıraktığı sigaraya başlama zamanıydı; sigarasız geçen 2 yılın acısını çıkarmak istercesine birbiri ardına 3 sigarayı birbirine ekleyerek içti. İçerisini biraz havalandırmak maksadıyla ahşabı iyice eskimiş uzun süredir açılmamış pencereyi zorlukla açtı. Hafif esmekte olan rüzgâr eşliğinde içeri sızan çam kokusu odanın havasını kısa süre içinde değiştirdi. Sigaradan mı evin tozundan mı bilinmez bir öksürük başlayınca akşama kadar süren bir temizliğe başladı. Ortası kelleşmiş eski bir çatal süpürge bulup yerleri süpürdü. Toz almak için bir bez bulamayınca bavulundaki fanilayı toz bezi olarak kullandı. Oda içindeki her şeyin tozunu almaya özen gösterip kimi eşyaların yerlerini beğenmeyerek değiştirdi. Yerdeki kilimleri arka odaya tıkıştırdı, divan üstündeki çarşafları çöp torbası olarak kullandığı çuvalın içine, çuvalı ağaç gövdesinden oluşturulmuş yayık içine tıkıp, yayığı bir zamanlar hayvanların ikamet ettiği tezek kokulu boş ahıra bıraktı. Duvardaki tüfeğin önce tozunu aldı, sonra gez göz arpacık eşliğinde sağa sola gelişi güzel nişan aldı. Ne olur, ne olmaz? Çehov doldurur diye düşünüp tekrar yerine astı.

Karnı acıkmış ama canı bir şey istemiyordu. Dolabı açtı, yiyecek stoklarından kendine küçük bir sandviç yaptı, lokmalar ağzında büyüyor, yutarken zorlanıyor, yedikleri hazımsızlık yapıyordu. Sandviçin yarısını zorla yiyerek üstüne bir sigara yaktı. Ölen gencin babasının cep telefonunu bulup kendisine mesaj olarak bildirmesini istediği sekreterinden beklenen mesajın geldiğini görüp sevindi. Yoldan şarap almıştı, fakat tirbuşona ihtiyacı olacağını hiç düşünememişti. Şarap mantarını dışarı çıkaramayınca bir takım alet edevatlar uydurarak mantarı şarabın içine röveşata yaptırıp açtı. Mantar boğulmadan şarabın şişesinin üstünde yüzüyordu. Üstüne üstlük şarap bardağı da yoktu… Mantarın izin verdiği ölçüde şişeyi dikleyerek içiyor kısmen parçalanan mantar taneciklerini dilinin üstünde biriktirip tükürüyor ve ölümüne sebep olduğu gencin babasıyla nasıl bir uzlaşma yapabilirimi düşünüyordu. Şarabında etkisiyle cesaretlenerek size kendimi nasıl affettirebilirim soru işaretli bir mesaj attı. Mesaja cevap gecikmedi “Bu bizim için bir kan davası olmuştur” cevabıyla kan beynine sıçradı. Çakmağını çaktı sigarasını yaktı, şarabı üst üste dikleyerek bitirdi… Evdeki bıçaklar körelmiş ve yer yer paslanmış olduğundan kaşar peynirini kesip dilimleyemeyince faresel bir çözüm üretip peyniri kemirmeye başladı.

Noterden bir sözleşme yaparız düzenli olarak size kan verebilirimi mesajlayarak cevap beklemeye koyuldu. Dakikalar geçip herhangi bir cevap gelmeyince bir anlaşma zemini oluşmayacağı duygusuyla ikinci şarap şişesini de aynı sistemle açarak şişeyi diklemeye başladı. Telefonu elinden bir an olsun bırakmıyor mesajına olumlu ya da olumsuz bir cevap bekliyor, cevap gelmedikçe vücut ısısı artıyor boncuk boncuk terliyor çakmağıyla sigarası sıklıkla buluşuyor, sigara üstüne sigara içmeye devam ediyordu. Odanın içi iyice duman altı olmuştu. İkinci şişe bitmeden sigara dumanlı oda içinde kendini divana bırakıp üstüne bir şey örtmeksizin kıvrılıp yattı.

Sıkıntılı düşünceler içinde anında sızmıştı… Beyni artık saniyede en fazla 4 kez salınan alfa dalgaları yaymıyordu. Alfa dalgaları, yerini saniyede 40 kez salgılanabilen beta dalgalarına bırakmıştı. Alfa, ölü denizin dinginliğiyse, Beta Karadeniz’in hırçın dalgalarıydı. Beyninin içindeki Beta denizinde gemisini kurtaran kaptan olabilmek için dalgalarla boğuşuyordu. Karmakarışık sıkıntılı kâbuslar görüyor sabah kan ter içinde sıçrayarak uyanıyordu.

Adamın ceketinde gördüğü tabanca ile duvardaki asılı tüfek hiç aklından çıkmıyordu. Birden telefonunu alıp 155’i tuşladı. Heyecan içinde silahlı bir çatışma olacağını söyleyince, polis memuru bu bilgiyi nereden aldığını ve adamın kimliğini sordu. Bilginin Çehov’un kuramından kendi imbiklediğini söyleyince polis memuru bir psikiyatra görünmesini veya 999’u araması gerektiğini söyleyerek telefonu yüzüne kapattı. Hiç düşünmeden 999 tuşladı. Odanın içinde korku filmi efektleri gibi bir ses duydu. Gökkuşağımsı renklerin bir girdap şeklini almasıyla ürküp gözlerini kapadı. Sessizliğin oluşmasıyla gözlerini açıp odanın ortasında yatan genci ve Azrail’in sinirli halini görüp korkusundan kaskatı kesildi. Bir an duvardaki asılı tüfeği alıp Azrail’i öldürmeyi düşündü. Azrail’in yüzündeki ciddiyetin birden bire kaybolup kahkahalar atmasıyla ne olduğunu anlamaya çalıştı.

“O eski ve içinde kurşun olmayan paslı tüfekle Azrail’in Azrail’i mi olacaksın?” sorusuyla dumura uğradı.

Adam: Çehov derki… Duvarda bir tüfek asılıysa… diye devam ederken...

Azrail adamın sözünü kesip “Anton Çehov’un böyle bir şey söylemediğini,” söyleyerek adamın yanına oturup orağını ikisinin arasına koydu. Adam Azrail’le gereksiz samimiyetten kaçınırcasına hafif geri çekilerek ve terlemiş alnını silerek “Peki o zaman neden Çehov’un öykülerinde de her öğe kurguya titizlikle yerleştirilmiştir? Gereksiz bir sözün, tasvirin, kişinin öyküde yeri yoktur.” Denir?

Azrail adamın sigara paketini alıp adama ikram etti. Adam bir an tereddütle sigarayı aldı. Azrail gevrek gevrek gülerek Çehov’un gereksiz bir söz ve tasvire yeterli yeri yoktu... Çünkü yazılarını gönderdiği yazı işleri müdürü Çehov’a yazıların 100 satırı geçmezse yayınlayabilirim diye bir mektup göndermişti. Odanın ortasında yatmakta olan genç hafiften inliyordu. Adam Azrail’e “sigarayı verdin ama yakmadın” diye serzenişte bulunarak kendi sigarasını kendi yaktı.

Yerde öylece yatan yaralı genç bu konuşmaları duyuyor kendini hatırlatacak mecal bulamıyordu… Gücünü topladı ve “Çehov aynı zamanda bir doktordu. Eminim yerde yatan yaralı için de bir kuram oluşturmuştur” diyerek sitemde bulundu.

Adam gencin yanına gidip kanayan yerlerine sigara tütününü basarak kanamayı durdurmaya çalışırken Azrail “Ben kaçtım çok yoğunum” diyerek ortadan kayboldu. Telefondan tanımadığı bir numara arıyordu...” Alo” demesiyle… Tehditler eşliğinde daha önce hiç işitmediği küfürleri seri halde ve yüksek tonda art arda sıralamaya devam eden adamdan yatağından sıçrayıp uyanarak kurtulabildi.

Sırılsıklam terlemiş halde odanın içine göz gezdirip bir “ohhh” çekti… Kalp atışları odanın sessizliği içinde rahatlıkla duyuluyordu.

Akşamdan bolca içtiği sigaraların etkisiyle oda leş gibi sigara, kendisi ter kokuyordu. Aç karnına bir sigara yakıp, zor açılan pencereleri bir hışımla açtı… Ne yapacağını düşünüyor, bulamıyor, bu durumun ne kadar devam edeceğini merak ediyordu. Acaba tüfek gerçektende çalışmıyor muydu? Duvarda asılı tüfeğe yönelmişti ki gelen mesaj sesiyle telefonuna yöneldi. Ölümüne sebep olduğu gencin babasının ancak yazılarak iletilebilecek küfür içerikli mesajına ne cevap vereceğini düşündü. Uzunca bir süre düşünüp bir şey bulamayınca bavulundan temiz çamaşır ve rahat birkaç giysi çıkarıp üstünü değiştirdi. Biraz kafasını dağıtmak ve temiz hava almak için köyün orman yönüne doğru hızlı adımlarla yürüdü. Çam ağaçları içinden geçerken bir kozalağın önüne düşmesiyle aklına bir fikir geldi. Hemen bu fikri ölen gencin babasına mesajladı. Önüne düşen kozalağı şutlayarak gönderdiği mesaja gelecek mesajı beklemeye başladı. Bu fikir işe yarayabilirdi. Oldu oldu, olmadı birbirinden güzel hatunların bolca olduğunu Çehov’un ülkesine yerleşirim diye düşünüyordu.

Geniş gövdeli bir ağacın dibine oturup ağaca yaslanmasıyla mesajına cevap geldi. Adamın yaptığı teklifin tam beş misline anlaşabileceği mesajıyla aralarında sıkı bir pazarlık başladı. 12 mesajın sonunda her iki tarafın da onayıyla anlaştılar. Ertesi gün adamın şirketinde buluşup acının, yasın, özlemin, ölümün nesneleştirilip takaslandığı ödemeyi yapıp el sıkışarak anlaştılar.

Ne köy evinin duvarındaki asılı tüfek patladı, ne de adamın belindeki silah… Cipin havalara uçurduğu gencin kan parası ödenmiş, kana bulanmış cinayet aleti satılmış yeni sahibi tarafından her gün yıkanıyordu…

Kasım 2013

ABDAL YAZILAR

Not: Bu yazının alt kısmında bulunan yorum bölümüne yorum yazabilir, Facebook'ta paylaşabilir veya Facebook sayfamızı beğenebilir hatta arkadaşlarınızı davet edebilirsiniz. Ayrıca sitenin sağ alt kısmında "bu siteye katıl" yazısına tıklayarak siteye üye olabilir ve Twiter hesabımızdan takip edebilirsiniz

YERYÜZÜNE REST, Emre GÜRDAL

Lautreamont Maldoror’un birinci şarkısına başlarken şöyle der: “Bundan sonraki sayfaları her önüne gelenin okuması hiç de hayırlı olmaz; ancak pek az insan tadına varabilir, başını belaya sokmadan , bu acı meyvenin. Öyleyse, sen, çekingen ruh, böyle el değmemiş fundalıkların uzak derinliklerine girmeden önce adımlarını ileriye değil geriye at.”

Emre Gürdal’ın ilk romanı Yeryüzüne Rest için de aynı şey geçerli. Sarı Çıyan yani romanın anlatıcısı ve kahramanı, bizim de bir okur olarak tornasından geçtiğimiz modern ve sonrası edebiyatla sanatın doğurup büyüttüğü ve sokaklara saldığı bir kahraman. Proust’tan Oğuz Atay’a, Kafka’dan Nietzsche’ye, Rimbaud’dan Bukowski’ye ve daha pek çok yazar, roman, şiir, film ve sanat eseriyle kendini büyütmüş ve var etmiş bir karakter. Tam olarak onlara atıf yapmıyor, onlardan meydana geliyor.

Bu noktada da okurun önündeki sayfalardan daha çok, öncesinde okumuş olduklarıyla yüzleşmesi gerekiyor.

Kitabı okuyanlardan duyduğum genel yorum “bir solukta okudum, kitabı bırakamadım” şeklinde oldu. Anlatımsal olarak romanın dilinin akıcı ve sürükleyici olduğunu dile getirirken, aslında tüm bunların altında çok farklı bir cevherin olduğuna dair bir kanıt bu. Bilinçli ya da bilinç dışı, okurun sahip olduğu edebiyat mirası aslında kitaba okuru böylesine kilitleyen.

Anlatım o kadar güçlü ki gerçekliğini sorgulatmıyor bile. Bizim fani dünya işleri ile kendi Mariana çukurlarımızda sakladığımız ve zaptettiğimiz yanlarımız Sarı Çıyanla aramızda dolaşıyor. Onu kimileri yazarla özdeşleştiriyor, kimileri de yeni bir dost gibi hayatına kabul ediyor. Çoğu yerde yenik çıktığımız ahlaki sorgulamalarımızın hepsinden galip çıkıyor. Yinede konformizme kendimizi öylesine kaptırmışız ki onun yerinde olmak isteyip istemediğimize karar veremiyoruz. El çekemediğimiz tüm günahlarımızdan o el çekiyor, vazgeçemediğimiz tüm tutsaklıklarımızdan o kurtuluyor. Kitabın suratımıza vurduğu bir tokat bu.

Rimbaud’nun “asla çalışmayacağım” ülküsünü hayata geçiriyor. Bizim hiç vakit ayıramadığımız, ayırsak da anlamakta çok zorlandığımız, korkular içinde sırt çevirdiğimiz yalnızlığımızın dilini, içsel dilimizi o anlıyor. Önce kendisini, sonra bizi. Ve tüm bunları bize bir mektupmuşçasına yazıyor, yazıyor.

Yan yana koyabileceğimiz, kütüphanelerde aynı raflara koyabileceğimiz çok fazla akrabası yok bu kitabın. Ama bu, onu el değmemiş fundalıkların acı meyvesi olmaktan alıkoymuyor. Edebiyatta örnekleri çok az olan dürüst yazarlardan Emre Gürdal. Şu sıralar ikinci kitabı üzerinde çalıştığı söyleniyor.

Biz de ikinci kitaba hazırlanmak için biraz kendi yalnızlıklarımızın sesine kulak verelim.